Ana içeriğe atla

Bugünün Bilgisiyle Geçmişe Gitsek Hayatta Kalabilir Miydik?

Bazen kendimi çok basit ama bir o kadar rahatsız edici bir hayalin içinde buluyorum: Bir sabah gözümü açtığımda bugünün dünyasında değil de, mesela iki bin yıl önce Dülük’ün taş sokaklarında, ya da daha da geriye gidip tarımın henüz yeni öğrenildiği bir Anadolu vadisinde bulsam kendimi… Cebimde telefon yok, çantamda hiçbir alet yok, sadece kafamın içinde “bugünün bilgisi” var. Bu bilgi beni gerçekten kurtarır mıydı? Bir iş bulup karnımı doyurabilir miydim? Ve belki daha da meraklandığım soru: Sıradan biri olarak, tarihin akışına ufak da olsa bir dokunuş yapabilir miydim, yoksa sessizce, izsiz mi kaybolurdum?

İlk bakışta bu, eğlenceli bir zaman yolculuğu fantezisinden ibaret gibi görünüyor. Ama üzerine biraz düşününce, aslında bilginin doğası hakkında çok temel bir şeyi sorguladığını fark ediyorum: Bir şeyi “bilmek” ile o şeyi “yapabilmek” arasındaki fark, sandığımızdan çok daha derin değil mi? Gelin bunu biraz açalım.

“Bilmek” ile “Yapabilmek” Aynı Şey Değil

Felsefede buna “örtük bilgi” (tacit knowledge) deniyor. Macar asıllı İngiliz bilim felsefecisi Michael Polanyi, 1966 tarihli The Tacit Dimension adlı kitabında bunu çarpıcı bir cümleyle özetler: Söyleyebildiğimizden daha fazlasını biliriz. Verdiği örnek basit ama etkileyici: Çok iyi tanıdığınız birinin yüzünü düşünün. Onu binlerce yüz arasından tanıyabilirsiniz, ama o yüzü tam olarak tarif etmeye kalksanız muhtemelen başarısız olursunuz. Bilgi kafanızda var, ama sözcüklere tam dökülemiyor.

Şimdi bunu teknolojiye uygulayalım. “Antibiyotik hastalık yapan bakterileri öldürür” cümlesini bilmek, sizi penisilin üretebilecek biri yapmaz. Küf kültürlerini nasıl izole edeceğinizi, hangi ortamda ne kadar üreteceğinizi, saflaştırma sürecini, steril koşulları sağlamayı -bunların hiçbiri “bilgi” değil, “beceri"dir; beceri de kitap okuyarak değil, eller kirlenerek öğrenilir. Aynı şey elektrik için de geçerli: Bir jeneratörün manyetik alan değişimiyle elektrik ürettiğini bilmek başka, bakır teli doğru sarımla bir bobine dönüştürüp çalışan bir alternatör inşa edebilmek bambaşka bir şey.

Bu ayrım, aslında bütün düşünce deneyinin can damarı. Çünkü çoğumuzun kafasında “modern bilgi” dediğimiz şey, gerçekte binlerce ayrı beceri kümesinin özet bir haritası; haritanın kendisi değil.

Kimse Tek Başına Bir Kalem Bile Yapamaz

Bu noktada, iktisat tarihinin en çok okunan metinlerinden birini hatırlamadan geçemiyorum: Leonard Read’in 1958 tarihli I, Pencil (Ben, Kalem) denemesi. Read, bir kurşun kalemin ağzından kendi hikâyesini anlatır ve çarpıcı bir iddiada bulunur: Yeryüzünde hiç kimse, baştan sona bir kalem yapmayı bilmez. Kalemin ahşabı için sediri kesen oduncu, o baltayı döven demirci, grafiti çıkaran madenci, silgisi için kauçuğu işleyen kimyager -bunların hiçbiri diğerinin ne yaptığını bilmez, çoğu zaman ürettiği şeyin bir kalemde kullanılacağından bile haberi yoktur. Yine de, milyonlarca insanın bilinçli bir koordinasyon olmadan bir araya gelen küçük bilgi kırıntıları sayesinde, her yıl milyarlarca kalem üretiliyor.

Bu, bizim sorumuz açısından çok temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Modern uygarlık, tek bir kafada toplanmış bir bilgi yığını değil; milyonlarca insanın, çoğu zaman birbirinden habersiz katkıda bulunduğu devasa, dağınık bir ağ. Zamanda geriye giderken yanınızda “bugünün bilgisini” götürüyor olabilirsiniz, ama o ağın kendisini götüremezsiniz. Kalemi bile tek başınıza yapamıyorsanız, bir antibiyotiği ya da bir aşıyı geçmişte nasıl üreteceksiniz?

Formülü Bilmek Yetmez: Barut Örneği

Somut bir örnek üzerinden gidelim: Barut. Kimyasal oranı aslında çok basit -kabaca yüzde 75 güherçile (potasyum nitrat), yüzde 15 kömür, yüzde 10 kükürt. Bunu bilmek zor değil. Ama Orta Çağ Avrupası’nda bu oranı bilmek bile, kaliteli barut üretmek için yeterli olmadı.

Kömür ve kükürt nispeten kolay bulunuyordu, fakat güherçile öyle değildi. Doğada saf hâlde neredeyse hiç bulunmaz; gübre, idrar ve organik atığın belirli nem ve sıcaklık koşullarında aylarca, hatta yıllarca çürütülmesiyle, bakteriyel bir süreçle oluşur. Avrupalı üreticiler “güherçile yatakları” denen özel çürütme havuzları kurup bu süreci yönetmeyi neredeyse ayrı bir zanaata dönüştürdüler; saflaştırma, kristalleştirme, kurutma -hepsi yıllarca deneyerek biriktirilmiş bir ustalık gerektiriyordu.

Bunu zaman yolculuğuna uyarlayınca şu çıkıyor ortaya: Geçmişe gidip “barutu şöyle yaparsınız” desem bile, elimde kimya laboratuvarı ya da saf kimyasallar yoksa, söylediğim oran bir teoriden öteye gitmez. Tarif etmek başka, üretmek başka.

Bir Zanaat Bir Gecede Öğrenilmez

Zanaatlerin tarihine baktığımızda da aynı örüntüyü görüyoruz. Orta Çağ Avrupası’nda bir demirci çırağı, ustalık seviyesine ulaşmak için ortalama yedi yıl -bazı kayıtlarda on dört yıla varan- bir eğitim sürecinden geçerdi. Bu sadece bilgi aktarımı değildi; elin, gözün, kolun binlerce tekrarla kalibre edilmesiydi. Demirin “doğru” renge geldiği an, çekicin doğru şiddeti, suverme anındaki zamanlama -bunların hiçbiri kitaptan öğrenilmezdi, sadece ustanın yanında yıllarca çalışarak içselleştirilirdi.

Bize daha yakın bir örnek de var aslında: Anadolu’nun kendi zanaat geleneği. 13. yüzyılda Ahi Evran’ın kurduğu Ahilik teşkilatı, sonraları Osmanlı’da lonca sistemine dönüşerek yüzyıllarca esnaf ve zanaatkârların eğitimini düzenledi. Bir çocuk önce birkaç yıl yamaklık yapar, ardından çıraklığa, sonra kalfalığa geçer; toplamda ortalama sekiz yıla varan bu süreci tamamladıktan sonra, peştamal kuşanma töreniyle ustalığa yükselirdi. Bu uzun, ritüelleşmiş yol bir tesadüf değildi; bedene işlemiş, sözcüklere tam dökülemeyen bir bilginin nesilden nesile aktarılmasının tek yoluydu.

Peki siz zamanda geriye gitseniz, bu yılların verdiği beceri olmadan, sadece “demir şu sıcaklıkta dövülür” bilgisiyle bir demirci dükkânına girseniz ne olur? Muhtemelen ilk çekiç darbenizde bile on iki yaşındaki bir çırağın gerisinde kalırsınız.

Haklı Olsanız Bile İnanmayabilirler

Diyelim ki elinizde gerçekten hayat kurtaracak, basit ve uygulanabilir bir bilgi var -mesela el yıkamanın enfeksiyonu önlediği bilgisi. Bunun geçmişte nasıl karşılanacağının kanıtı, aslında hiç de uzak olmayan bir tarihte yaşandı.

1847’de Viyana’da görev yapan Macar hekim Ignaz Semmelweis, doğum sonrası kadınların ölümüne yol açan lohusa hummasının, doktorların otopsi odasından doğrudan doğumhaneye geçip ellerini yıkamadan muayene yapmalarından kaynaklandığını fark etti. Kliniğinde klorlu kireç çözeltisiyle el yıkamayı zorunlu kıldığında ölüm oranları çarpıcı biçimde düştü; 1848’de bazı aylarda ölüm neredeyse hiç görülmedi. Elinde net veri vardı, yöntem işe yarıyordu, üstelik hiçbir maliyeti yoktu.

Buna rağmen dönemin tıp çevresi onu neredeyse tamamen reddetti. Çünkü Semmelweis’in bulgusu, henüz var olmayan bir teorik çerçeveye -mikrop teorisine- ihtiyaç duyuyordu; o dönem hâkim görüş, hastalıkların kötü kokulu havadan (miyazma) kaynaklandığıydı. Saygın hekimlerin ellerinin “kirli” olduğunu ima etmesi de işi bilimsel bir itirazdan çok bir onur meselesine çevirdi. Semmelweis giderek yalnızlaştı, dışlandı, akıl sağlığı bozuldu ve ironik biçimde bir enfeksiyondan hayatını kaybetti. Haklı olduğu, ancak Pasteur ve Lister mikrop teorisini yerleştirdikten yıllar sonra anlaşılabildi.

Bu hikâye, zaman yolculuğu hayalimize soğuk bir duş gibi etki ediyor. Çünkü çoğumuz kafamızda “geçmişe gitsem, onlara mikropları anlatırım, kahraman olurum” gibi bir senaryo kuruyoruz. Oysa Semmelweis örneği gösteriyor ki doğru bilgiye sahip olmak bile yetmeyebilir; o bilgiyi çevrenizdeki insanların anlayabileceği bir çerçeveye oturtamıyorsanız, üstelik toplumsal statünüz ve güvenilirliğiniz de yoksa, en iyi ihtimalle görmezden gelinirsiniz.

Kargo Kültleri: Sonucu Taklit Etmek, Süreci Anlamamak

Meselenin tam tersinden bakan bir örneği de var: Kargo kültleri. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan birlikleri, bugünkü Vanuatu gibi Pasifik adalarına üsler kurdu ve uçaklarla düzenli olarak yiyecek, giysi, ilaç gibi malzemeler getirdi. Yerli halk için bu neredeyse mucizeviydi: Gökten devasa metal kuşlar iniyor ve bereket yağdırıyordu.

Savaş bitip Amerikalılar ayrıldığında kargo da kesildi. Bazı ada toplulukları bu bereketi geri getirmek için törenler geliştirdi: Bambudan kontrol kuleleri, tahtadan uçak maketleri, hindistancevizi kabuğu ve tellerden sahte telsizler inşa ettiler; askerler gibi yürüyüşler yaptılar. Vanuatu’daki Tanna Adası’nda “John Frum” adlı efsanevi bir figüre bağlanan bu hareketin izleri bugün hâlâ sürüyor.

Bu, sonucu taklit edip süreci anlamamanın en çarpıcı örneği. Yerliler uçağın nasıl göründüğünü çok iyi biliyordu, ama arkasındaki metalurjiye, aerodinamiğe, petrol rafinerisine, küresel lojistik ağına erişimleri yoktu. Şeklini kopyalamak, işlevini yeniden yaratmaya yetmedi. Bunu kendi düşünce deneyimize çevirirsek: Geçmişe gidip bir bilgisayarın ya da uçağın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışsam, muhtemelen elde edeceğim tepki, hayranlık dolu ama işe yaramaz bir taklit çabası olurdu -tıpkı bambu kontrol kuleleri gibi.

Peki Hiçbir Şey İşe Yaramaz mıydı?

Bütün bunları okuyunca kötümser bir tabloya kapılmayalım; bazı bilgiler gerçekten aktarılabilir, hatta hayat kurtarabilirdi.

Temiz suyun kaynatılması, yaraların kapatılmadan önce temizlenmesi, çöpün ve dışkının su kaynaklarından uzak tutulması gibi basit hijyen pratikleri, mikrop teorisini bilmeseniz bile “bunu yapınca insanlar daha az hastalanıyor” gözlemine dayanarak uygulanabilirdi. Sıfır rakamının ve ondalık sayı sisteminin henüz kullanılmadığı bir yer ve zamana giderseniz, bu basit ama güçlü aracı tanıtmak, muhasebeden mühendisliğe kadar gerçek bir fark yaratabilirdi. Makara sistemleri, dişli çarklar, el arabası gibi basit mekanik prensipler de, henüz o coğrafyaya ulaşmamışsa ve yerel zanaatkârlar temel metal işleme becerisine zaten sahipse, nispeten çabuk benimsenebilirdi.

Fark şu: Bu örneklerin hepsi ya sıfır maliyetli bir davranış değişikliği (el yıkamak gibi), ya da mevcut yerel zanaat altyapısına küçük bir kavramsal ekleme (dişli sistemi gibi). Antibiyotik, elektrik, motor, hatta kaliteli çelik gibi karmaşık, çok aşamalı, saf malzeme ya da hassas ölçüm gerektiren hiçbir şey bu kategoriye girmiyor. Aradaki fark, bir fikri paylaşmakla bir üretim zincirini yeniden inşa etmek arasındaki fark.

Edebiyat Bu Soruyu Çoktan Sormuş

İlginçtir, bu düşünce deneyi edebiyatta uzun zamandır işleniyor ve vardığı sonuçlar da genelde bizimkinden pek farklı değil.

Mark Twain’in 1889 tarihli A Connecticut Yankee in King Arthur’s Court romanında, 19. yüzyıl mühendisi Hank Morgan, kafasına aldığı bir darbeyle 6. yüzyıl İngiltere’sine, Kral Arthur’un sarayına savrulur. Bilgisini kullanarak hızla güç kazanır; elektriği, telgrafı, hatta makineli tüfekleri tanıtıp kendini neredeyse bir teknokrat krala dönüştürür. Ama roman, bu “modernleştirme” projesinin savaş ve tecritle felakete dönüşmesiyle biter. Twain’in mesajı açık: Bilgiyi zorla, toplumsal zemin hazır olmadan dayatmak, ilerlemeden çok yıkım getirebilir.

L. Sprague de Camp’ın 1939 tarihli Lest Darkness Fall romanı daha ihtiyatlı bir versiyon sunar. Amerikalı bir arkeolog olan Martin Padway, bir yıldırım çarpmasıyla MS 535 Roma’sına savrulur ve yaklaşmakta olan Karanlık Çağ’ı kendi tarih bilgisinden yararlanarak önlemeye çalışır. Ama Twain’in kahramanının aksine Padway gücü zorla değil, yerel siyasi yapılar içinde -damıtma, matbaa, çift girişli muhasebe gibi nispeten mütevazı, kademeli adımlarla- inşa eder. Roman, bilginin ancak yerel bağlama sabırla eklemlendiğinde işe yarayabileceğini ima eder.

Ryan North’un mizahi ama araştırmaya dayanan How to Invent Everything kitabı ile Lewis Dartnell’ın The Knowledge kitabı da bu düşünce deneyini kurgu dışına taşıyor. Her ikisi de “uygarlığı sıfırdan yeniden kurmak için gerçekte neye ihtiyacınız var?” sorusunu soruyor ve cevap her seferinde aynı yere çıkıyor: Neredeyse hiçbir teknoloji tek başına durmuyor; her biri kendinden önceki yüzlerce, binlerce buluşun omuzları üzerinde yükseliyor.

Tarihe Gerçekten Bir Etkimiz Olur Muydu?

Gelelim başta sorduğum ikinci soruya: Sıradan biri olarak geçmişe gitsek, tarihin akışını değiştirebilir miydik?

Tarihçiler arasında bu aslında eski bir tartışma. 19. yüzyıl düşünürü Thomas Carlyle’ın savunduğu “büyük adam teorisi”, tarihin büyük ölçüde istisnai bireylerin -kralların, komutanların, mucitlerin- kararlarıyla şekillendiğini öne sürer. Karşı tarafta ise tarihin büyük ekonomik, demografik ve teknolojik güçler tarafından belirlendiğini, bireylerin bu güçlerin önünde nispeten önemsiz kaldığını savunan yapısalcı görüş var; Tolstoy Savaş ve Barış’ta Napolyon’u bile, kontrol edemediği devasa tarihsel akışların içinde sürüklenen bir figür olarak resmeder.

Ray Bradbury’nin 1952 tarihli A Sound of Thunder adlı ünlü öyküsü bu tartışmayı çarpıcı bir kurguya dönüştürür: Dinozor avına çıkan bir zaman yolcusu, belirlenen patikadan kazara ayrılıp bir kelebeği ezer; milyonlarca yıl sonra geri döndüğünde seçim sonuçları değişmiş, hatta dilin yazımı bile farklılaşmıştır. Öykü, “kelebek etkisi” kavramının edebiyattaki ilk ve en ünlü kullanımı sayılır -ilginçtir, kaos teorisindeki bilimsel kelebek etkisi terimi bundan yaklaşık on yıl sonra, meteorolojide ortaya çıkmıştır.

Ama gerçekçi olalım: Bradbury’nin öyküsü güçlü bir metafor, fizik kanunu değil. Gerçek hayatta, sıradan bir insan olarak -zenginliğiniz, soyunuz, toprağınız, hatta tanınan bir kimliğiniz olmadan- geçmişe gitseniz, muhtemelen hiçbir iz bırakmadan kaybolurdunuz. Üstelik pratik engeller de var. Aynı coğrafyada bile olsanız dil yüzyıllar içinde o kadar değişir ki kendinizi anlatmakta zorlanırdınız; bugünün Türkçesiyle Orhun Yazıtları dönemine ya da Eski Anadolu Türkçesinin konuşulduğu çağlara gittiğinizi düşünün. Üstelik yazılı bilgi de her zaman bir seçenek değildi: Tarihin büyük bölümünde nüfusun ezici çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu, bilenler de genelde dar bir din adamı ve soylu çevresiyle sınırlıydı. Yasal kimliğiniz, mülkünüz, güvenilirliğinizi kanıtlayacak hiçbir belgeniz olmazdı; muhtemelen bir yabancı, en iyi ihtimalle tuhaf bir gezgin, en kötü ihtimalle bir şüpheli olarak görülürdünüz.

Üstüne bir de ironik bir risk var: Bağışıklık. Çiçek hastalığı 1980’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmen yeryüzünden silindi ilan edildi ve rutin aşılama o tarihten (ABD’de aslında 1972’den) itibaren durduruldu. Bu, bugün yaşayan çoğu insanın -yani bizim- çiçek hastalığına karşı hiçbir bağışıklığımız olmadığı anlamına geliyor. Hastalığın hâlâ endemik olduğu bir geçmişe gitseydiniz, o dönemin hastalığı geçirip bağışıklık kazanmış yerlilerinden çok daha savunmasız olurdunuz. “Modern insan” olmanın getirdiği hiçbir bilgi, bu biyolojik gerçeği değiştirmezdi.

Dürüst cevap muhtemelen şu: Hayır, sıradan bir birey olarak tarihe ölçülebilir bir etkimiz olmazdı. Tarih çoğunlukla yerleşik, yüzyıllarca test edilmiş yerel bilginin ve toplumsal-siyasi güç yapılarının ağırlığı altında ilerliyor; dışarıdan gelen, bağlamsız bir bilgi kırıntısı bunu nadiren kırabiliyor. Belki kendi hanenizde, çok küçük ölçekte bir şeyleri değiştirebilirdiniz -ama “Tarih” büyük harfle yazıldığında, muhtemelen fark edilmeden geçip giderdiniz.

Sonuç: Uygarlık Bir Sırt Çantası Değil

Bu düşünce deneyinin bende bıraktığı asıl duygu kötümserlik değil, hayret. Çünkü ortaya çıkan tablo şu: Uygarlık, sırtımızda taşıdığımız bir bilgi çantası değil. Read’in kalemi gibi, milyonlarca insanın nesiller boyunca, çoğu zaman birbirinden habersizce ördüğü devasa, kırılgan ve inanılmaz derecede işbirlikçi bir dokuma. Bugün sabah kahvaltımızı hazırlarken kullandığımız her nesne -tencere, elektrik, musluktan akan temiz su- binlerce yıllık, sayısız insanın katkısıyla örülmüş bir mirasın ürünü.

Bu da beni asıl sorunun cevabına getiriyor: Geçmişe gitsem büyük ihtimalle bir kahraman değil, sadece hayatta kalmaya çalışan, elindeki soyut bilgiyi somut bir beceriye dönüştüremeyen, sıradan biri olurdum. Ama belki de bu üzülecek değil, minnet duyulacak bir sonuç. Çünkü bugün etrafımızı saran her şeyin -bir kalemden bir aşıya- aslında hiç de “basit” olmadığını, sessizce çalışan devasa bir işbirliğinin meyvesi olduğunu hatırlatıyor.

Kaynaklar

Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım, konuyla ilgili daha fazla okuma yapmak isteyenler için bıraktığım bazı kaynaklar:

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Petrol Gerçekten Bitecek mi?

Türkiye'de UFO ve Uzaylı Görme Vakaları: Osmanlı'dan Gaziantep'e Tarihçe ve Kaynaklar

DOLICHE / DÜLÜK: Gaziantep'in 600.000 Yıllık Hafızası

Gaziantep Baymak Yetkili Servisleri